10 Şubat 2012 Cuma

İSTANBUL'DA MİSAFİR OLMAK....

Buralardan ayrılalı yaklaşık bir ay oldu. Ama ne yalan söyleyim bana biraz daha uzun gibi geldi. Sanırım bu biraz bu şehri özlemekle biraz da gittiğim yerde hayatın biraz daha yavaş gitmesinden kaynaklı. Gündelik yaşama baktığınızda oralarda hayat daha zor ve daha yavaş. Telaş yok. Her iş yetişir. Rahat ol. Bunlar ilk öğrenilen şeylerden buralarda.
İstanbul'a Perşembe akşamı geldiğimde hoş bir resmin çerçevesinde yerimi aldım. Beyazın hakim olduğu bir resimdi. Sadece ve sadece o gün için hoş olduğunu söylemeliyim.Cuma günüyse gri ve siyah renkler hakim olmaya başladı resme. Ama gökte parlayan güneş teselli oldu. Arkadaşları görmek ve bir konuk olmak fena halde hoşuma gitti. 
Gelirken yanımda getirdiğim zeytin ve zeytin suyunu sahiplerine teslim etmeye başladım. Ürettiğim şeyin tadanlar tarafından beğenilmesi ve en çok da bu sağlıklı ve mükemmel ürünün onlara ulaşmasında payım olmasına bayıldım doğrusu. Sanki zeytinsuyunu ben icad ettim. Benden önce ne yiyorlardı insanlar kuzum söyler misiniz:))
Şaka bir yana size bir bilgi daha zeytinyağı aslına bakarsanız birkısım otoritelerce zeytin suyu olarak nitelendirirlir.. O ek bir prosese gerek kalmadan sıkıldıktan hemen sonra tüketilebilmesi yönüyle bu tanıma uyuyor bence. Hatta daha ileri gidersek zeytin ağacının meyvesinin suyu meyve suları sınıfının bir üyesi olmalıdır. Beni tanıyanlar bilir 2000 li yılların başında GOURMEX adlı özel gıdaların sergilendiği birkaç fuarın organizasyonunda görev almıştım. Bu fuarda, Şarap, Zeytinyağı, Kahve, Çikolata, Puro ve benzer gurme ürünler yer alıyordu. Zeytin konusundaki bilgileri bu fuarda yeralan üreticilerle olan sohbetlerimiz sırasında öğrenmiştim. Şimdi birçoğuyla komşu olduk.
 Bu şehri ve dostları özlemişim. Dahası misafir olmak İstanbul'a müthiş keyifli. Bunu sık sık yapacağım emin olabilirsiniz.
Sevgiler. 

3 Şubat 2012 Cuma


HEP GEZELİM GÖRELİM OLMAZ, BİRAZ DA YİYELİM İÇELİM..
Oldum olası mutfak beni hep çeker. Çocuklukta annemin tabiri caizse tekmeleyerek (Elleri ya yağlı ya da bir şeylerle uğraştığından) arkamdan “yanlış doğurmuşum seni kardeşin erkek olacakmış sen olmuşsun  yanlışlıkla..” diyerek  mutfaktan kovduğu zamanlar az değildi. Kadıncağız hamur yoğururken, reçel yaparken, soğan kavururken bir çift meraklı vede hain elin tacizinden kurtulamıyordu bir türlü.  Okul hayatım başladığında annemin de çalışmaya başlaması dolayısıyla mutfak çalışanları arasına girmeme neden oldu. Kahvaltı hazırlamaktan başlayan çıraklık dönemimi takiben kalfalık ve kendi çapımda ustalık dönemim takip etti. Bir yandan da çeşitli sağlık problemlerim ve özellikle diyabet yemek yapma konusuna daha bir motive olmamı sağladı. Beslenme konusunda bilincim arttıkça gıda anlamında nasıl bir batakta olduğumuzu da anlıyordum. Medeni hayat bize beslenmeyi değil mideyi doldurmayı ve bundan doğan açığı ilaç, vitamin ile takviye etmeyi uygun buluyordu. Gıda olmaktan çıkmış gıda (!) ları sunan sistem bir yandan cebini doldururken bizler yalancı emziklerle büyümeye çalışan bebeler gibiydik.
Bunlar aslında hepimizin bildiği şeyler artık. Çünkü doğal gıdaya ve beslenmeye yönelik bilinçli insanlar hızla çoğalıyor. Özellikle internet bu konuda müthiş ivme kattı bu çabalara. Birçok web sitesi, mail grubu doğal gıdaya ulaşmak isteyen ve (altını çizerek söylüyorum) çaba gösteren insanları bir araya topluyor. Büyük şehirlerde yaşayanlarla üreticiler arasında bir bağ oluşturuyorlar. Bence bu bağ ilerde daha organize tüketici ve üretici bağlantılarına doğru yol almakta ve almalıdır da..
Yerel üretimi ve tüketimi öneren oluşumlar da var. Şimdi birden artık hatıralarımızda kalan “Yerli Malı Haftası” nı hatırlayıverdim birden. Bizim ülkemizde üretilen muzun nesi vardı da haritada yerini bilmediğimiz ülkelerden muzlar geliverdi birden. Papayalar, Ananaslar daha neler neler. Başka ülkelerin hayvanları sarıverdi piyasayı bu yıl. Mübarek Kurbanımız bile Uruguaylı. Bunun ismi de Globalleşme. Globalizm çıktı mertlik bozuldu bence. Globalizm ve şimdilerde hakim olan diğer bütün “izm” lerin dünyanın canına okumasından çok sıkıldım artık.
Neyse yemek meselesine dönelim. Şimdi yaşadığım yerde birçok şeyin tazesine ve doğalına ulaşmak mümkün. Bu beni müthiş mutlu ediyor. Öyle ya; mutfağımda pişen soframa gelen her şeyi rahatlıkla tüketiyorum. Burası adeta bir laboratuar oldu bana. Bıraksalar sabah akşam yemek yaparım valla. Malzemenin hası elinde olunca başka oluyor mutfak zevki. Biraz alet edevat sıkıntım olsa da müthiş tatlar yakalıyorum. Zaten her zaman söylerim, “İyi malzeme iyi bir yemeğin %70’i dir.”
Yeri gelmişken daha önce de yaptığım fakat burada daha bir lezzetli gelen birkaç tarif vereceğim.
Ayva Marmelatı;
Malzemeler
Ayva                                                1,5 kilo
Portakal                                          2 adet
Limon                                              Yarım
Keçi Boynuzu Pekmezi                   Yarım su bardağı             
Su                                                       Yarım su bardağı
Karanfil                                             İsteğe göre

·        Ayvaların kabukları soyulacak ve rendelenecek,
·        Portakal suyu ve Limon sıkılarak rendelenen ayvanın üzerine dökülecek ki ayvamız kararmasın. Hoş; kararsa da lezzette bir değişiklik olmuyor.
·        Keçi boynuzu pekmezi ve su da ilave edilip kaynadıktan sonra kısık ateşte istediğiniz kıvama gelinceye kadar, arada karıştırarak pişirin.
·        Soğuyunca kavanozlara koyun.
Bu marmelat katkısız  olduğundan 3, bilemediniz 4 haftada tüketilmesi gerek.

Süt Çökeltmesi;
Bu basit bir peynir çeşididir. Yapımında açık veya başka bir deyişle sokak sütü önerilir. Tarif yaklaşık 1 kilo çökeltme içindir.
Malzemeler;
Süt                                                     7-8 Litre
Üzüm Sirkesi                                        1 Su bardağı
Su                                                       1 Litre
Tuz                                                     1 Su bardağı

·        Sütü hafif tıngırdayıncaya kadar ısıtın. Süt ısınırken arada karıştırın ki süt homojen ısınsın. Isınsın demek  80 dereceye kadar ısıtın demek. Buraya dikkat.. Isıtın….  Kaynatmayın. Kaynayınca (sütteki patojenler yok olduğu gibi probiyotikler de yok olur) süt ölür.
·        Sütü kendi halinde soğumaya bırakın. Bu soğuma yaklaşık 40-45 dereceye kadar sürmesi gerek. Mutfak termometreniz varsa ne ala. Yoksa yoğurt mayalama sıcaklığından bi parça daha fazla sıcak olması gerekiyor.
·        Bu duruma gelmiş süte sirkeyi dökün ve karıştırın. Daha sonra beklemeye bırakın.
·        Yarım saat kadar sonra temiz bir tülbent ve süzgeç yardımıyla sütün içinde oluşmuş pelteyi süzün. Dikkat pelteyi ayırdığınız suyu asla atmayın.
·        Tülbentteki pelteyi tülbenti burarak sıkmak suretiyle sıkıştırın ve süzgeç içine oturtup üzerine bir ağırlık koyarak suyunu iyice salmasını sağlayın. Pelte bu durumda serince bir yerde veya buzdolabında yaklaşık 12 saat kadar durmalı.
·        1 litre suya tuzu karıştırın. İyice erimesini sağlayın. Tuz problemi olanlar için daha az tuz yada hiç tuz. Tuz sadece daha dayanıklı olması içindir.
·        Suyu süzülen pelteyi tülbentten çıkarıp küçük parçalara ayırın ve tuzlu suya koyun. Tüketebileceğiniz kadarını çıkarıp tuzunu almak için suya koyarak afiyetle yiyin.
·        Bu arada atmayın dediğim pelteden artakalan su çok besleyicidir. Çorba, makarna ve diğer hamur işleri için mükemmel bir malzemedir.
Gıda önemli. Sağlıklı, düşünen, sorgulayan, mantıklı nesiller yetiştirmek içi,n olmazsa olmazdır. Kaliteli yaşamın en önemli unsurlarındandır.
Ağzınızın tadı hep daim olsun.
Sevgiler,