16 Mart 2012 Cuma

KIŞ KIŞŞŞŞ KIŞŞŞŞTTTTT

En zor mevsiminde buradaydım. Güne başlarken yataktan kalmak istemez adamın canı. Soba yakmak bile en az 30 dakika. Tabi daha önceden çıra, kav, çalı-çırpı hazırlığınız varsa. Öyle ya... önceden kozalak toplayıp, çıra  kıyıp hazırlık yaptıysan 30 dakika yeter. Bu arada tüpünüz varsa çayın suyunu koyarsınız titreyerek.Bu arada parantez açarım bu duruma. Çünkü Coşkun'a yemek vermek lazım. Yoksa -şiir mi okuyor, küfür mü ediyor anlamıyorum- çenesi durmuyor. 
Soğuk havada formaliteden başka birşey ifade etmeyen buzdolabından çıkardığın kahvaltılıklar sobanın yanında kendine gelmesini takiben yapılan bir kahvaltının ardından yeni bir günü sıcak ve tok karşılamaya hazırsındır. 
Kar yok, ama soğuk? Peki neden kar yok dedirtiyor. Kar yoksa bu soğuk ne alaka demen bir işe yaramıyor dışarı çıkmak üzere ne bulursan üzerine geçirirken... Diyorlar ki, Balıkesir ayazıdır bu. Bol oksijen ve soğuk.. Pek hoş bir ikili değil. Biri yandırma diğeri dondurma eğilimli.. Ama ortaya ılık bir durum çıkmıyor.
Neyse artık bahar geldi dağlarımıza.. Güneş hem göz kamaştırıyor, hem de su kaybına neden oluyor. Cidden terlemeyi özlemeyi beklemezdim. Güzel birşeymiş. 
Baharın geldiği başta kuşlar, böcekler, arılar tarafından müjdeleniyor. Amaaaa öncesinde insanoğlunun turizm mevsimine hazırlanması için yaptığı çalışmalar var. Yazlık, restoran, kamping v.s. tadilat, tamirat vaziyetleri vardır. Doğaya bile bu müjdeyi verdirtmezler heyhat.
Bahar gelince kelimelerin yetmediği anları resimle anlatmak gerekirse işte size kıştan bahara bir foto-seri....


Sevgilerimle,
Kazdağında bir kış gecesi 
Kadirizmin kazdağı hali 


Kafa kıyak, görüntü flu. Makinadandır makinadan.





Buz tutmaya hazır bir havuz..


İşte buz....


Ve bahar...


Ve COCO.. Yani Coşkun


Minik Bostanımız.. Baharın ilk işlerinden..






Güre İskelesinde bir balıkçı..



















   

10 Şubat 2012 Cuma

İSTANBUL'DA MİSAFİR OLMAK....

Buralardan ayrılalı yaklaşık bir ay oldu. Ama ne yalan söyleyim bana biraz daha uzun gibi geldi. Sanırım bu biraz bu şehri özlemekle biraz da gittiğim yerde hayatın biraz daha yavaş gitmesinden kaynaklı. Gündelik yaşama baktığınızda oralarda hayat daha zor ve daha yavaş. Telaş yok. Her iş yetişir. Rahat ol. Bunlar ilk öğrenilen şeylerden buralarda.
İstanbul'a Perşembe akşamı geldiğimde hoş bir resmin çerçevesinde yerimi aldım. Beyazın hakim olduğu bir resimdi. Sadece ve sadece o gün için hoş olduğunu söylemeliyim.Cuma günüyse gri ve siyah renkler hakim olmaya başladı resme. Ama gökte parlayan güneş teselli oldu. Arkadaşları görmek ve bir konuk olmak fena halde hoşuma gitti. 
Gelirken yanımda getirdiğim zeytin ve zeytin suyunu sahiplerine teslim etmeye başladım. Ürettiğim şeyin tadanlar tarafından beğenilmesi ve en çok da bu sağlıklı ve mükemmel ürünün onlara ulaşmasında payım olmasına bayıldım doğrusu. Sanki zeytinsuyunu ben icad ettim. Benden önce ne yiyorlardı insanlar kuzum söyler misiniz:))
Şaka bir yana size bir bilgi daha zeytinyağı aslına bakarsanız birkısım otoritelerce zeytin suyu olarak nitelendirirlir.. O ek bir prosese gerek kalmadan sıkıldıktan hemen sonra tüketilebilmesi yönüyle bu tanıma uyuyor bence. Hatta daha ileri gidersek zeytin ağacının meyvesinin suyu meyve suları sınıfının bir üyesi olmalıdır. Beni tanıyanlar bilir 2000 li yılların başında GOURMEX adlı özel gıdaların sergilendiği birkaç fuarın organizasyonunda görev almıştım. Bu fuarda, Şarap, Zeytinyağı, Kahve, Çikolata, Puro ve benzer gurme ürünler yer alıyordu. Zeytin konusundaki bilgileri bu fuarda yeralan üreticilerle olan sohbetlerimiz sırasında öğrenmiştim. Şimdi birçoğuyla komşu olduk.
 Bu şehri ve dostları özlemişim. Dahası misafir olmak İstanbul'a müthiş keyifli. Bunu sık sık yapacağım emin olabilirsiniz.
Sevgiler. 

3 Şubat 2012 Cuma


HEP GEZELİM GÖRELİM OLMAZ, BİRAZ DA YİYELİM İÇELİM..
Oldum olası mutfak beni hep çeker. Çocuklukta annemin tabiri caizse tekmeleyerek (Elleri ya yağlı ya da bir şeylerle uğraştığından) arkamdan “yanlış doğurmuşum seni kardeşin erkek olacakmış sen olmuşsun  yanlışlıkla..” diyerek  mutfaktan kovduğu zamanlar az değildi. Kadıncağız hamur yoğururken, reçel yaparken, soğan kavururken bir çift meraklı vede hain elin tacizinden kurtulamıyordu bir türlü.  Okul hayatım başladığında annemin de çalışmaya başlaması dolayısıyla mutfak çalışanları arasına girmeme neden oldu. Kahvaltı hazırlamaktan başlayan çıraklık dönemimi takiben kalfalık ve kendi çapımda ustalık dönemim takip etti. Bir yandan da çeşitli sağlık problemlerim ve özellikle diyabet yemek yapma konusuna daha bir motive olmamı sağladı. Beslenme konusunda bilincim arttıkça gıda anlamında nasıl bir batakta olduğumuzu da anlıyordum. Medeni hayat bize beslenmeyi değil mideyi doldurmayı ve bundan doğan açığı ilaç, vitamin ile takviye etmeyi uygun buluyordu. Gıda olmaktan çıkmış gıda (!) ları sunan sistem bir yandan cebini doldururken bizler yalancı emziklerle büyümeye çalışan bebeler gibiydik.
Bunlar aslında hepimizin bildiği şeyler artık. Çünkü doğal gıdaya ve beslenmeye yönelik bilinçli insanlar hızla çoğalıyor. Özellikle internet bu konuda müthiş ivme kattı bu çabalara. Birçok web sitesi, mail grubu doğal gıdaya ulaşmak isteyen ve (altını çizerek söylüyorum) çaba gösteren insanları bir araya topluyor. Büyük şehirlerde yaşayanlarla üreticiler arasında bir bağ oluşturuyorlar. Bence bu bağ ilerde daha organize tüketici ve üretici bağlantılarına doğru yol almakta ve almalıdır da..
Yerel üretimi ve tüketimi öneren oluşumlar da var. Şimdi birden artık hatıralarımızda kalan “Yerli Malı Haftası” nı hatırlayıverdim birden. Bizim ülkemizde üretilen muzun nesi vardı da haritada yerini bilmediğimiz ülkelerden muzlar geliverdi birden. Papayalar, Ananaslar daha neler neler. Başka ülkelerin hayvanları sarıverdi piyasayı bu yıl. Mübarek Kurbanımız bile Uruguaylı. Bunun ismi de Globalleşme. Globalizm çıktı mertlik bozuldu bence. Globalizm ve şimdilerde hakim olan diğer bütün “izm” lerin dünyanın canına okumasından çok sıkıldım artık.
Neyse yemek meselesine dönelim. Şimdi yaşadığım yerde birçok şeyin tazesine ve doğalına ulaşmak mümkün. Bu beni müthiş mutlu ediyor. Öyle ya; mutfağımda pişen soframa gelen her şeyi rahatlıkla tüketiyorum. Burası adeta bir laboratuar oldu bana. Bıraksalar sabah akşam yemek yaparım valla. Malzemenin hası elinde olunca başka oluyor mutfak zevki. Biraz alet edevat sıkıntım olsa da müthiş tatlar yakalıyorum. Zaten her zaman söylerim, “İyi malzeme iyi bir yemeğin %70’i dir.”
Yeri gelmişken daha önce de yaptığım fakat burada daha bir lezzetli gelen birkaç tarif vereceğim.
Ayva Marmelatı;
Malzemeler
Ayva                                                1,5 kilo
Portakal                                          2 adet
Limon                                              Yarım
Keçi Boynuzu Pekmezi                   Yarım su bardağı             
Su                                                       Yarım su bardağı
Karanfil                                             İsteğe göre

·        Ayvaların kabukları soyulacak ve rendelenecek,
·        Portakal suyu ve Limon sıkılarak rendelenen ayvanın üzerine dökülecek ki ayvamız kararmasın. Hoş; kararsa da lezzette bir değişiklik olmuyor.
·        Keçi boynuzu pekmezi ve su da ilave edilip kaynadıktan sonra kısık ateşte istediğiniz kıvama gelinceye kadar, arada karıştırarak pişirin.
·        Soğuyunca kavanozlara koyun.
Bu marmelat katkısız  olduğundan 3, bilemediniz 4 haftada tüketilmesi gerek.

Süt Çökeltmesi;
Bu basit bir peynir çeşididir. Yapımında açık veya başka bir deyişle sokak sütü önerilir. Tarif yaklaşık 1 kilo çökeltme içindir.
Malzemeler;
Süt                                                     7-8 Litre
Üzüm Sirkesi                                        1 Su bardağı
Su                                                       1 Litre
Tuz                                                     1 Su bardağı

·        Sütü hafif tıngırdayıncaya kadar ısıtın. Süt ısınırken arada karıştırın ki süt homojen ısınsın. Isınsın demek  80 dereceye kadar ısıtın demek. Buraya dikkat.. Isıtın….  Kaynatmayın. Kaynayınca (sütteki patojenler yok olduğu gibi probiyotikler de yok olur) süt ölür.
·        Sütü kendi halinde soğumaya bırakın. Bu soğuma yaklaşık 40-45 dereceye kadar sürmesi gerek. Mutfak termometreniz varsa ne ala. Yoksa yoğurt mayalama sıcaklığından bi parça daha fazla sıcak olması gerekiyor.
·        Bu duruma gelmiş süte sirkeyi dökün ve karıştırın. Daha sonra beklemeye bırakın.
·        Yarım saat kadar sonra temiz bir tülbent ve süzgeç yardımıyla sütün içinde oluşmuş pelteyi süzün. Dikkat pelteyi ayırdığınız suyu asla atmayın.
·        Tülbentteki pelteyi tülbenti burarak sıkmak suretiyle sıkıştırın ve süzgeç içine oturtup üzerine bir ağırlık koyarak suyunu iyice salmasını sağlayın. Pelte bu durumda serince bir yerde veya buzdolabında yaklaşık 12 saat kadar durmalı.
·        1 litre suya tuzu karıştırın. İyice erimesini sağlayın. Tuz problemi olanlar için daha az tuz yada hiç tuz. Tuz sadece daha dayanıklı olması içindir.
·        Suyu süzülen pelteyi tülbentten çıkarıp küçük parçalara ayırın ve tuzlu suya koyun. Tüketebileceğiniz kadarını çıkarıp tuzunu almak için suya koyarak afiyetle yiyin.
·        Bu arada atmayın dediğim pelteden artakalan su çok besleyicidir. Çorba, makarna ve diğer hamur işleri için mükemmel bir malzemedir.
Gıda önemli. Sağlıklı, düşünen, sorgulayan, mantıklı nesiller yetiştirmek içi,n olmazsa olmazdır. Kaliteli yaşamın en önemli unsurlarındandır.
Ağzınızın tadı hep daim olsun.
Sevgiler,

26 Ocak 2012 Perşembe

KAZDAĞI YARDIM BEKLER FARKINDA OLANLARDAN...



Buralarda bir yaşamı düşlerken düşlememiştim buraları mahvetmek isteyenlerin olabileceğini.  Fakat zamanla bölgeye ilişkin gelişmeleri takip ederken bu acı gerçeği gördüm. Acımasız bir yağmalama ve tahrip gücü yüksek kapitalizmin pençesi uzanmıştı güzelim Kazdağına.  Ne var ki bu durum sadece buraya ait bir durum değil. Karadeniz başta olmak üzere HES’ lerle  karşımıza çıkan “Yalan Rüzgarı” destekli “Talan Rüzgarı”, yine aynı coğrafyada otoyol projeleri, İstanbul boğazı ve Trakya merkezli 3. ve kim bilir şu ahir ömrümüzde kaçıncısını göreceğimiz köprü ve kanal safsatalarıyla doğa adına ne varsa heryeri toza dumana boğmakta.  Yöre insanının yoksulluğu ve işsizliğine çözüm vaatleriyle ellerindeki doğaya ait değerleri sonuna kadar sömürmeyi hedefledikleri çok net.  Amaç bazı yerde maden arama, bazı yerde elektrik üretme yada ulaşımı rahatlatma. Ama gerçek amaç, rant, üretmeden kazanmak veya maden ve enerji üretmek adı altında stratejik doğal kaynakları gerçek sahiplerinden alıp belli çıkar çevrelerinin sömürüsüne sunmak.  Durum o kadar net ki; Karadenizin can damarı dereleri rehin alan halihazırdaki onaylanan HES projelerinin ve varolmak için sırada bekleyen 10.000 (Yazıyla ONBİN) projenin Türkiye’nin harcadığı enerjinin %5’ini bile karşılamaya yetmeyeceğini söylersek yalan olmaz. Tıpkı 30 küsur ruhsat verilen maden arama projesine ve daha verilecek onlarca ruhsatın nedeninin altın veya benzeri değerli bir maden olmadığını söylediğimizde yalan olmayacağı gibi. Zira Kazdağında varolduğu söylenen yaklaşık 400 ton altın rezervinin 40-45 milyar dolar şu andaki piyasa değeri bölgede 800.000 bine yakın insanın yarattığı tarım ekonomisinin 5-6 yıllık karşılığına denk geliyor. Bölgedeki temiz su kaynaklarının mahvolması, 2.5 milyar ton toprağın 400 ton siyanür ile işlenmesinin yaratacağı çevresel felaket ise bu işin sonunda buralara kalan tek şey olacak.
Bu zamana kadar beni tanıyan arkadaşlarım doğa konusundaki duyarlılığımı çok iyi bilirler. Elimden geldiğince bu tür konular hakkında çevremi durumdan haberdar edip, gerektiğinde tepkimi koyarım. Bu konudaki toplantılara, çalışmalara elimden geldiğince katılmaya çalışırım. Bu tutumum burada hayatını geçirecek biri olarak daha da hassasiyetle devam edecek. Kendimi her zamankinden daha fazla sorumlu hissediyorum bu konuda. Çevreye sahip çıkmak sadece o çevrede yaşayan insanlarla sınırlı kalmamalı. Hepimizin yapacağı şeyler olmalı. En azından kamuoyu oluşturmada ve duyarlılıklarını aktif mücadele platformuna taşıyan bir avuç insanın çabalarına katkıda bulunabiliriz. Oturduğumuz yerden bile geniş kitleleri bu çabalardan haberdar edebiliriz. Elimizin altındaki iletişim imkanlarını kullanıp en azından gerçekleri daha çok kişinin bilmesini sağlayabiliriz.  
Yukarıda saydığım doğa karşıtı yapılan bütün bu olumsuzluklara karşı aktif mücadele eden ve saygıyı fazlasıyla hak eden bir kitle var. Onlar kendileri için yaptıkları mücadeleyi aslında bizler ve gelecek nesiller için de yapmaktalar. Yaşadıkları yerleri korumak adına yaptıkları mücadelede saygı ve desteği fazlasıyla hak ediyor. Ben de kendi adıma buralı olmanın sorumluluğunu daha fazla aktivistlikle yerine getirmeye çalışacağım. Kendimce daha önce oturduğum yerden yapabildiklerime şimdi eylemlerimle devam edeceğim. Bir gruptan bahsetmek istiyorum sizlere;  
Kazdağında yapılacak maden arama faaliyetlerine karşı yöre halkını bilgilendiriyor. Onlar ellerinden geleni ve fazlasını da yaşadıkları yerler için yapıyorlar. Tek amaçları atalarının, babalarının ürettikleri toprakları işleyip iyi ürünler yetiştirip insanlara sunmak ve doğayla barışık sürdürülebilir bir hayat yaşamak.  Mücadelelerinde şimdiye kadar birçok köyde sözde maden arama projelerine karşı toplantılar düzenlediler. Gerçekleri anlatıyorlar insanlara. Yöredekileri bu istilaya karşı bilinçlendirdiler. Bayramiç Yeniköy merkezli bu çalışmaların en sonuncusu 22 Ocakta yapıldı. Çok katılmak istediğim halde bu toplantıya katılamadım. Bu faaliyetlerin detaylı bilgilerine www.bayramicyeniköy.com adresinden ulaşabilirsiniz. Bu çalışmalara facebook gibi sosyal platformlarda da devam ediyorlar.
Farkında olmanız ve farkındalık yaratmanız dileğiyle selamlar ve kucak dolusu sevgiler….

18 Ocak 2012 Çarşamba

HABER VAR BURALARDAN....

Yaklaşık 1 haftadır dışarıdan bakıyorum çembere. Akşam haberlerinden ibaret İstanbul artık şu aralar benim için. Asla kötülemiyorum yanlış anlaşılmasın. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olmak kıolay değil. Derdim İstanbul değil derdim düzen denen esaretle. Bizi bizden uzaklaştıran şeylerle meselem. Bunun farkında olmak çok zor değil. Hepimiz hepiniz farkındasınız . Düzen bize 'otur oturduğun yerde' demekte endüstriyel devrimden bu yana. Üretim devasa. tüketim devasa.

Bir haftam nasıl geçti pek anlamadım aslında. Bıralarda kış elverdiğinde yaşam hareketleniyor. Yağış varsa iç mekan, yağış yoksa dış mekan işleri yapılyor. Yapmur yağdığında ufak tefek onarımlar, iyi havalarda toplanan zeytinlerin ayıklanması ve tasnifi gibi işler yapılıyor. En önemlisi ise bu zeytinler kuruluyor. Genelde 'çevirme' denen bir tür zeytin yapıyoruz buralarda. Boylarına göre ayrılan zeytinler belli ölçülerde sirke, ayçicek yağı ve tuzla karıştırılıp 4-5 ay kadar hergün tenekenin bir tur çevrilmesiyle yapılıyor. Arzuya göre içine kekik, biberiye gibi müthiş lezzetli otlarda katılabiliyor. Bulunduğum yerde zeytinler biraz geç oluyor. Nedeni hiçbir müdahaleyde bulunulmadan yetişmesi. Bu zeytinler tamamen doğanın himayesinde ve isteği dogrultusunda oluyor. Sıfıır müdahale. Kulağa hoş geliyor. Fukuoka üstadın ruhu şadolsun. (Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Masanobu_Fukuoka ). Yaşadığım yer ve Zeytin faaliyetlerinden çeşitli enstantaneleri sizlerle paylaşmak istedim.

Bu arada Şubat ayı 2. haftasında İstanbul'da olacağım. Kurduğumuz zeytinlerden ve yapılan yağlardan tatmanızı isterim. Bu bir sabah kahvaltısı organizasyonu olacak. Geniş katılım bekliyorum. 

 Hepinizi sevgiyle kucaklarım.

Yaşadığım yerden Altınoluk sahili.
Kadirin yeri. Yeni evim.
Bahçemiz.
Bahçemizdeki antikalar. Kütüklerde dahil...
Ben diyim 100 siz deyin 200 yıllık zeytinyağı presi...
Bahçe içinde bahçemiz.
Dikili ilk ağacım.
Ahanda 2. si

Çok kel olanı Kadir abi, az kel olanı İbraam abi.

Hem zeytin çırptık hem de salıncakta sallandık.

Sırıkla zeytin çırpmada tek isim. İbraam Abey.

Bu da çırak ibraam.



Zetin ayırma işi.. Pek meşakkatli.

Kadir usta iş başında...



Veee Coikun. Bana sabahları şiir okuyan hayret edilesi varlık.


 


Çırpılmayı bekleyen ölmez ağacı.

Bu yavru da sırasını bekliyor.


15 Ocak 2012 Pazar



ÇEMBERİN DIŞINDAN    
Bugün 3. kez bir Kazdağı sabahına uyandım. Daha önceleri pek çok kez uyanmışlığım var buralarda. Ama bu kez farklı. Burada yaşamaya, buranın bir parçası olmaya dair bir uyanış bu seferki. Geçen Çarşamba yaklaşık 46 yıl yaşadığım kente veda ettim. Bu kesin bir veda değil tabii ki. Yine gelip gitmek İstanbul’u bir konuk tadında yaşamak bundan sonraki yaşamımın en keyifli yanlarından olacak. Son zamanlarda dayanamadığım ve beni gittikçe sıkan bir çemberden sıyrılma çabasının ilk durağı. Bir arkadaşımın yanında geçici olarak yerleştim. Amacım buradan çevrede olup bitene yakın olmak ve kurmayı düşündüğüm keçi çiftliği için uygun yeri bulmak. 
Bir veteriner dostumla birlikte –nereden esti bilmem- süt ve süt ürünleri üretme amaçlı keçi yetiştirmeyi düşündük. Aslında amaç sadece buna yönelik değildi. Daha sade, daha doğaya yakın, daha az medeni (!) bir hayatın düşünü kurmuştuk. Ben biraz daha faal oldum bu konuda. Başta internet olmak üzere, kitaplar, araştırmalar, fizibilite çalışmaları, raporlar, tezler v.s keçi üzerine aklınıza ne gelen ne doküman varsa hepsi okundu tasnif edildi. Hatta naçizane Çanakkale 18 Mart Üniversitesi tarafından düzenlene Ulusal Keçi Kongresine katıldım. Kapı gibi sertifikam da var. Kim bu deli bakışları altında aldığım pek kıymetli bir sertifika. Zira başka hiçbir konuda sertifika sahibi değilim. Konuyla ilgili yetiştiricilerle konuştum. Çiftlikler gezdim. Neredeyse keçi konusunda okuldan yeni mezun bir zooteknist kadar bilgi depoladım. Gelecekte beni takip ederseniz siz değerli dostlarımla paylaşacağım bir keçi projesinden de haberdar olacaksınız. 
Buradaki hayata dönelim şimdilik. Bu sabah önceki 2 sabahın aksine kapalı ve hafif yağmurlu bir güne uyandık. İlk iki gün İstanbul’dan gelen eşyalarımı yerleştirdim. Bu arada ne çok ıvır-zıvırım varmış. Kah kendime kızarak, kah kendime hak vererek bir kısmını attığım eşyalarımla vedalaştık. Karar verildi bundan tezi yok bu konuda acımasız davranılacak ve birçoğu da diğer işe yaramayan fazlalıkların akıbetine uğrayacak. Hatta dünyada bir akım var sahiplik üzerine size ondan bahsetmek isterim yeri gelmişken; Bir kişinin 100 şeyden oluşan bir listesi var. Giysi, Elektronik v.s gibi şeylerin sayısı 100’den fazla olamıyor. Hayatınızda sahip olduğunuz şey sayısı ne bir eksik ne bir fazla tam 100. Bunu yapmak zor belki ama yapmaya çalışmak eminin çok rahatlatacaktır insanı. Gerçi sistem bize tam tersini pompalıyor. Çifter çifter arabalar, buzdolapları, yazlık kışlık evler, televizyonlar, hatırlamadığın ayakkabılar, giymediğin takımlar, kullanmadığınız mobilyalar. Örnekler çok.

Şu anda penceremden muhteşem bir manzara görüyorum. Yağmur yeni dindi. Karşıda üzerine güneş vurmuş Burhaniye, Ören sahil şeridi gündüz gözüyle bile parıl parıl parlıyor. Toprak kokusu en güzel parfümlerden bile güzel. Birkaç yaban tavuğu akşamın telaşında. Biraz önce bizim Kadir (Misafiri olduğum Arkadaşım) tüfeği kaptı çıktı. Belki akşam yaban tavuğu yeriz. Ama ben her ihtimale karşı bildik tavuklardan yardım alırız diye düşünüyorum.  Bu dağların alamet-i farikalarından Melki mantarı eşliğinde bir yahni yapacağım. Birde bulgur pilavı yanına işte akşam yemeği hazır.

Bu yazıyı 14 Ocak akşamı yazıyorum. Muhtemelen yazımı size 15 Ocak günü gönderirim.  İnternet probleminden ötürü yazılarımı günlük göndermem mümkün gözükmüyor şimdilik. Ama elimden geldiğince güncel kalmaya gayret gösteririm. Şimdilik kocaman ve sevgi dolu kucaklıyorum hepinizi ve çok şey borçlu olduğumuz dünyayı, doğayı. Siz de öyle yapın. Mutlu olduğunuzu hissedeceksiniz.